Kurucu Başkanımız Mim Yavuz Binbay’ın 12 Eylül dikta yönetimini dava dilekçesi

Av. Veysel GÜLTAŞ

1719 Sokak No:18 Kat:3 D:6

Ali Kızılpar İş Merkezi / Eski Belediye Sokağı

Tel: 0.232. 368 18 08 – Fax: 0.232. 368 38 08

DİYARBAKIR CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA

GÖNDERİLMEK ÜZERE

CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA

KARŞIYAKA

ŞİKAYETÇİLER : 1- MİM YAVUZ BİNBAY

2- HÜLYA BİNBAY

VEKİLLERİ : Av. Veysel GÜLTAŞ- Adres Başlıktadır.

SUÇ : DARBE YAPMAK, ANAYASAYI DEĞİŞTİRMEK, HÜKÜMETİ

YIKMAK, SİSTEMLİ BİR ŞEKİLDE PLANLAYARAK VE

TASARLAYARAK ADAM ÖLDÜRMEK, KASTEN YARALAMAK,

İŞKENCE YAPMAK, EZİYET ETMEK, HÜRRİYETTEN YOKSUN

BIRAKMAK, CİNSEL SALDIRI’DA BULUNMAK, CİNSEL TACİZ

ŞÜPHELİLER : 1-KENAN EVREN- 12 Eylül Darbesini gerçekleştiren ve

oluşturulan Milli Güvenlik Konseyi Başkanı

: 2-NURETTİN ERSİN- Milli Güvenlik Konseyi Üyesi

: 3-TAHSİN ŞAHİNKAYA- Milli Güvenlik Konseyi Üyesi

: 4-NEJAT TÜMER- Milli Güvenlik Konseyi Üyesi

: 5-SEDAT CELASUN- Milli Güvenlik Konseyi Üyesi

: 6-SUAT İLHAN- Dönemin Kolordu Komutanı

: 7-KEMAL YAMAK-Dönemin Kolordu Komutanı

: 8-İSMAİL SELEN- Dönemin Van Tugay Komutanı

: 9-TURGAY ÇAĞLAR- Emekli Cumhuriyet Savcısı

: 10-ÜLKÜ COŞKUN- Emekli Cumhuriyet Savcısı

: 11-DÖNEMİN VAN VALİSİ- 12 Eylül 1980 darbesinden sonra

Van İlinde görev yapan Van Valisi

: 12-DÖNEMİN DİYARBAKIR VALİSİ- 12 Eylül 1980

darbesinden sonra Diyarbakır ilinde görev yapan Diyarbakır

Valisi

: 13-ESAT OKTAY YILDIRAN- Diyarbakır Cezaevi İç Güvenlik

Amiri Yüzbaşı

: 14-BİROL ŞEN- Diyarbakır Cezaevi Yönetiminden sorumlu

Binbaşı

SUÇ TARİHİ : 12.09.1980 ve sonrası

AÇIKLAMALAR

Genel olarak;

Bilindiği üzere; insanlığa karşı suçlar ve işkence, insan hakları ihlalleri arasında baş sırada yer alır. İnsan varlığına ve onuruna karşı girişilen her saldırı ilk çağlardan bugüne özellikle iktidarı despotizim ve zorbalıkla veya meşrû rejimleri darbe yaparak ele geçiren yönetenlerin işkenceyi bir sorgulama ya da cezalandırma yöntemi olarak kullanması yanında, siyasal iktidarların, varlığını sürdürme aracı olarakta kullandıkları bilinmektedir.

Tarihsel gelişimi içinde Ceza Hukuku alanında tahkik sistemi gereği, bir sorgu yöntemi olarak,işkence yapılmak suretiyle ikrar elde edilmesi yöntemi, Ortaçağ’da delillerin en üstünü sayılmıştır. Hatta kimi ülkelerin Ceza Usul Yasalarında, yargıç nezaretinde dozajı artırılarak,hazırlık işkencesi ve ön işkence olmak üzere, iki çeşit işkence öngörülüyordu. O döneme dikkat çeken ünlü düşünürlerinden BecceriaSuçlar ve cezalar” adlı yapıtının bir yerinde de şöyle diyordu: “Bir adamın kendi kendisinin ithamcısı olmasını istemek iddiası, çok korkunç ve pek gülünçtür. Hakikat sanki onun adaleleri ve sinirleri içine gizlenmiş gibi, onu işkence ile çıkarmaya çabalamak vahşet ve budalalıktır.”

Sonuç olarak; tarihi süreç içerisinde ikrarı elde etmede yasal bir yol olarak görülen işkence, geçmiş yüzyıllardan bu yana nefretle kınanan, lânetlenen bir insanlık suçu olarak kabul edilmiştir.

Geçmiş yüzyılların kimi dönemleri, işkence ile birlikte anılmıştır. Kıta’ların çoğu, aydınlanma öncesi insan çığlıkları ile geçmiş, devlet zorbalığının hücrelerde gösteriye dönüştüğü kanlı bir tarih olarak yaşandığı tarihsel bir gerçekliktir. Geçmiş yüzyıllar bize şunu kanıtlamıştır.Yönetenler iktidarlarını sürdürebilmek için şiddet ve savaşın yanında işkenceyi de sistematik olarak kullanmışlardır.

İnsan varlığına ve onuruna karşı girişilen bir saldırı olan işkence, ilk çağdan bu yana, yalnız bir sorgulama ya da cezalandırma yöntemi değil; iktidar ilişkilerinin de bir parçası olagelmiştir. Ulusal üstü insan hakları hukukunda, insan haklarına özgü olarak hazırlanan bildiri ve sözleşmelerde düzenlenen ve işkence ile ilgili olan yasal alanlar; işkence, zalimane muamele, zalimane ceza, insanlık dışı muamele, insanlık dışı ceza, aşağılayıcı muamele ve aşağılayıcı ceza şeklinde belirginleştirilmiştir. (Türkiye’de İnsan Hakları Dr. Adil Şahin,Beta Yayınları.)

Bugün gelinen noktada, ulusalüstü insan hakları hukuku kurumları eliyle, dünyanın pek çok bölgesindeki işkence ihlallerinin önce bir yasak olarak tanınması, giderek önlenmesi, mağdurların korunması ve onlara her türlü yardımın yapılabilmesi doğrultusunda, epeyce bir mesafe alınmıştır. Bu durumda, her bir devletin, işkence yasağına ilişkin evrensel ilkeleri, iç hukukuna aktarması ve bu olanaktan yararlanmayı sadece vatandaşlarına değil, herkese yönelik olarak düzenlemesi gerekmektedir. Çünkü, ulaşılan noktada işkence suçu artık ‘insanlığa karşı işlenen bir suç’ halini almıştır. (Türkiye’de İnsan Hakları Dr. Adil Şahin,Beta Yayınları.)

Bu açıklamalarımızın ışığı altında;

12 Eylül 1980 yılının üzerinden 30 yıl geçmiş olup, ülkemizde yapılan yeni Anayasa ile ilgili referandum sonucu 12 Eylül Anayasasının geçici 15. maddesinin kaldırılıp, dönemdeki darbe yapanların, onun icratlarına katılanların, yargılanmalarının önü açılmıştır.

Darbe yaparak demokrasiyi rafa kaldırıp büyük insanlık suçu işleyen ve dönemin koşullarında en büyük işkencelere maruz kalan ülkemiz insanlarının, gerek o dönemde ve gerekse daha sonraki süreçlerde dünya basınında sürekli olarak yer aldığı bilinmektedir. Türkiye’nin 12 Eylül 1980 sürecinden sonra uygulayıcılarının yapmış olduğu insanlık dışı olayları özetleyecek olursak;

Bu süreçte;

● 650 bin kişi gözaltına alındı.

● 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

● Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

● Yedi bin kişi için ölüm cezası istendi.

● 517 kişiye ölüm cezası verildi.

● 50 kişi idam edildi. İdamları İstenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gitti.

● 71 bin kişi TCK’nun 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.

● 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.

● 388 bin kişiye pasaport verilmedi.

● Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.

● 14 kişi açlık grevinde öldü.

● 16 kişi “kaçarken” vuruldu.

● 95 kişi “çatışmada” öldü.

● 3 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi.

● 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi.

● 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı.

● 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

● 30 bin kişi “siyasi mülteci” olarak yurt dışına gitti.

300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

● 171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelendi.

● 937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı.

● 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

● Üç bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

400 gazeteci için toplam dört bin yıl hapis cezası istendi.

Gazetecilere üç bin 315 yıl altı ay hapis cezası verildi.

● 31 gazeteci cezaevine girdi.

● 300 gazeteci saldırıya uğradı.

● Üç gazeteci silahla öldürüldü.

● Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

● 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

● 39 ton gazete ve dergi imha edildi. ( 15 Kasım 2010, Cumhuriyet)

Bilindiği üzere; 5237 sayılı TCK’nun 77. maddesi aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.

İnsanlığa karşı suçlar

Madde 77 – (1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefi, ırki ve veya dini saiklerde toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur.

a) Kasten öldürme.

b) Kasten yaralama

c) İşkence, eziyet veya köleleştirme.

d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma

e) Bilimsel deneylere tâbi kılma

f) Cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı.

g)Zorla hamile bırakma

h)Zorla fuhuşa sevketme.

(2) Birinci fıkranın (a) bendindeki fiilin işlenmesi halinde, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına; diğer bentlerde tanımlanan fiillerin işlenmesi halinde ise sekiz yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.Ancak, birinci fıkranın (a) ve (b) bentleri kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır. (Ağır Ceza)

(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.

(4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.”

Yukarıda isimlerini belirtmiş olduğumuz şüphelilerin dönem itibariyle suç tarihinde işledikleri suçların tümü yukarıda 5237 sayılı yasanın 77. maddesinde belirtilen suçun tüm unsurlarını taşıdığını düşünmekteyiz. Vurgu yapmak gerekirse, şüphelilerin suç tarihinde işlemiş oldukları eylemleri sebebiyle o tarihte yürürlükte olan 765 sayılı TCK’da her ne kadar “insanlığa karşı suçlar” adı altında bir düzenleme bulunmamakta ise de; fiillerin işleniş biçimi, ağırlığı insan haysiyet ve onurunu zedeleyici yönü, uluslar arası evrensel insan hakları beyannamelerinde belirtilen hak ihlalleri gözetildiğinde tüm fiillerin insanlığa karşı işlenen fiiller olduğu açıktır.

Bu itibarla; yine yukarıda sevk maddesi belirlenen 5237 sayılı TCK’nun 77. maddesi çerçevesinde; bu suçların zaman aşımına uğramayacağı öngörülmektedir. Diğer açıdan yeni TCK’nun 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmiş olması karşısında şüpheliler hakkında 7/2 maddesi uyarınca aleyhe olan maddenin uygulanmayacağı belirtilmiş ise de;

İnsan Hakları Bildirisinin 3. maddesindeki yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği”, 5. maddesindeki “işkence, onur kırıcı işlem ve cezalara tabi tutulmama” yine, Avrupa İnsan Haklarının Sözleşmesinin 2. maddesindeki “yaşama hakkı”; 3 maddesindeki “işkence yasağı” 5. maddesindeki “özgürlük ve güvenlik hakkı” 6. maddesindeki “adil yargılanma hakkı” ve 7. Maddesindeki “cezaların yasallığı” ilkeleri insanlığın bugün en temel haklarından olup, başta gelenlerinde olduğu, bu itibarla; “değişmezliği”, “Kalıcılığı”, “vazgeçilmezliği”, “ mutlaklığı”, gözetilerek bu hakları ihlal edenler açısından eylemleri insanlığa karşı işlenmiş suçu oluşturur.

İç hukuk düzenlemeleri bu kuralı asla değiştiremez. Uluslar arası anlaşma ve kanunlardaki çatışma olduğunda ise uygulamada görüldüğü gibi hiyerarşik kuralları uygulanır.

Bu bağlamda da; 1982 Anayasasının 90/son maddesinde de belirtildiği gibi “Usulüne uygun yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası hükümleri esas alınır” diyerek uygulamadaki çatışmaya son noktayı koymuştur.

Bu itibarla;

Şikayet konusu suçlarla ilgili “SAVAŞ SUÇLARININ VE İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇLARIN ZAMAN AŞIMINDAN YARARLANDIRILMAMASINA İLİŞKİN SÖZLEŞMENİN” uygulanması zorundadır.

Yukarıdaki açıklamada yola çıkarak, işkence suçu üzerine tanımlar ve kapsamı konusunda aşağıdaki açıklamalarımızı da makamınıza arz ediyoruz.

İşkence ve Kötü Muamele, bütün insan hakları belgelerinde hiçbir olağanüstü şart veya mazeret dahi kabul edilmeksizin koşulsuz olarak yasaklanmıştır. Koşullar ne olursa olsun bütün ulusal ve uluslar arası belgelerde, sözleşmelerde, işkence hiçbir şekilde meşrû sayılmamış, kesin olarak yasaklanmış, hukuka aykırı görülmüş, insanlığa karşı işlenmiş ağır bir suç olarak kabul edilmiştir.

İşkence, insanlık suçu kabul edilerek, hiçbir durumda bu tür bir uygulamaya yol açmayacak şekilde, her türlü ulusal ve uluslar arası normatif belgelere geçirilmiştir.

Çağımızda devletler işkenceyi ve diğer zalimce, insanlık dışı ve onur kırıcı cezaları ve muameleleri önlemek için gerekli tüm yasal, idari ve hukuksal önlemleri almaktadırlar. İşkenceye karşı yapılan uluslar arası sözleşmelerin, evrensel yetki kavramını benimsemiş sözleşmeler arasında yer alması nedeniyle de, bu tür fiilleri işleyenler vatandaşlık statüsü ne olursa olsun, suç hangi koşullarda veya nerede işlenmiş olursa olsun, her ülkenin yargılama gücüne sahip Mahkemesi tarafından yargılanabilirler. (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi md.5)

Aynı şekilde 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri, işkencenin insancıl hukukun ağır bir şekilde ihlali olduğunu, hiçbir devletin, koşullar ne olursa olsun, ister olağanüstü durum, ister savaş durumu, savaş tehlikesi, iç istikrarsızlık durumunda dahi işkence suçunun bir savaş suçu sayılacağını açık bir şekilde dile getirmiştir. Sonuç olarak, Cenevre Sözleşmeleri her zaman ve her yerde ve her koşulda işkenceyi kesin olarak yasaklamıştır. (İnsancıl Hukuk Sözlüğü)

İşkenceyi ve öteki zalimane, insanlık dışı ya da onur kırıcı cezalara ya da muamelelere karşı 10 Aralık 1984’de yürürlüğe giren ve sözleşmeye 117 devletin taraf olduğu (madde 5), aynı şekilde işkence ve diğer insanlık dışı ya da onur kırıcı cezalar ve muamelelerin önlenmesi için Avrupa konseyi tarafından 26 Kasım 1987’de kabul edilip 1989 yılında yürürlüğe giren ve 40 devletin taraf olduğu Avrupa Sözleşmesi (madde 3), 1966 tarihli Uluslar arası Medeni ve Sosyal Haklar Sözleşmesi (madde 7), 1978 tarihli Amerikalılar arası İnsan Hakları Sözleşmesi (madde 5), 1981 tarihli Afrika İnsan ve Halklar Hakları Şartı (madde 5) sözleşmelerinin odağında şu sonuca ulaştığımızı görmekteyiz. İnsanı işkenceye karşı korumanın vazgeçilmez bir hak olduğu. Tüm sözleşmelerdeki temel ilke, devletlerin koşullar ne olursa olsun, bu hakkı geçici bir süre için de olsa yürürlükten kaldıramayacağı, sınırlayamayacağıdır. Bu duruma göre hiçbir devlet, hiçbir olağanüstü durum ileri süremeyecektir.

Tüm sözleşmeler temelde şu sonuçta birleşmişlerdir:

Hiçbir gerekçe, işkenceyi meşrû kılamaz.”

Sözleşme’nin 3. maddesiyle getirilen yasak mutlak niteliktedir. Sözleşme’nin 15. maddesi çerçevesinde askıya alınamayacağı gibi diğer herhangi bir halde buna istisna da getirilemez. Bunun amacı, bireyin beden bütünlüğünü ve kişilik onurunu mutlak surette korumaktır. Çağdaş milletlerarası belgeler, olağanüstü hallerde ve önüne geçilemeyen sebeplerle işkence ve kötü muamelelere yol açıldığı takdirde, devletin ve ilgililerin sorumluluğunun kalkmayacağını veya hafiflemeyeceğini kesin olarak öngörmektedirler. 1982 Anayasasında da bu hususa özellikle vurgu yapılmış, olağanüstü hallerde “kişinin maddi ve manevi bütünlüğünedokunulamayacağını, hu hakkın “askıyaalınamayacağını belirtmekle, aynı yaklaşımı benimsemiştir (1982 Anayasası m. 15) Maddi ve manevi varlığın bütünlüğü, işkence yasağından daha geniş bir alanı, kişilik haklarının tümünü kapsamaktadır.

Bunun yanında;

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesindeki düzenleme, yeni Anayasamızın düzenlenmesiyle de paralellik arz etmekte olup, işkenceyi geniş anlamda ele almaktadır. Buna göre, sadece cezalar değil, muamele veya davranışlar da bu kapsama girmektedir.Anayasa, bu düzenlemeyle, işkence yasağında maddi ve manevi varlığı geliştirme hakkı ile insan onuruna saygı ilkesinin ölçü alınmasını benimsemiştir. (Dr. Said Vakkas Gözlügöl)

İşkencenin tanımına gelince; “Dünya Tabipler Birliği Tokyo Bildirgesi” nde işkence şu şekilde tanımlanmıştır.

Bu tanıma göre; “işkence, kendi başlarına ya da herhangi bir otoritenin emri ile hareket eden bir ya da birden çok kişinin, bir diğer kişiyi bilgi vermeye, bir itirafta bulunmaya ya da diğer herhangi bir nedenle zorlamak için kasıtlı, sistematik ya da nedensiz olarak gerçekleştirdiği fiziksel ya da mental acı” dır.

Aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu “Kurbanın fiziksel ve ahlakî bütünlüğüne darbe indiren tecavüz fiilinin doğası, özellikle zalimane ve akut fiziksel ve psikolojik eziyet içeren fiil olarak tanımlamakla işkenceye açıklık getirmiştir.

Yine 10 Aralık 1984 tarihli İşkenceye, Öteki Zalimane İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Cezalara ya da Muamelelere Karşı Sözleşme’nin 1. maddesindeki tanıma göre de;İşkence; bir kişiye özellikle aşağıdaki amaçlarla bilerek ve isteyerek uygulanan maddi ya da manevi acı ve ıstırap verici her türlü fiildir

Bu fiiller;

● Kendisinden ya da üçüncü bir kişiden bilgi almak ya da itiraf elde etmek,

● Kendisinin ya da üçüncü bir kişinin gerçekleştirdiği eylem ya da yaptığı sanılan bir fiili cezalandırmak,

● Üçüncü bir kişiyi korkutmak ya da baskı yapmak için,

● Ya da ayrımcılığa dayanan herhangi bir başka bir nedenle, işkencenin yapılmasıdır. (İnsancıl Hukuk Sözlüğü)

Bu fiillere göre işkence; bir kamu görevlisi ya da resmi bir sıfatla hareket eden bir diğer kişinin teşviki veya gizli ya da açık muvafakatı ile işlenen, acı ve ıstırap verici bir fiildir. (BM Genel Kurulu tarafından 1984’de kabul edilmiş olan İşkenceye ve Öteki Zalimane İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Cezalara ya da Muamelelere Karşı Sözleşme’nin 1. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3. maddesi)

Diğer yandan;

İşkence ve Diğer Zalimce İnsanlık Dışı veya Küçültücü Davranış veya Cezalara Karşı Sözleşmenin Kapsamına göre;

Bu sözleşme İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 5. maddesindeki “Kimseye işkence veya zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı bir davranış veya ceza uygulanamayacağını” öngören yine “Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme”nin aynı nitelikteki 7. maddesindeki hususları hayata geçirip, uygulanabilirlik kazandırmak amacıyla hazırlanmıştır. (Prof. Dr. Safa Reisoğlu)

Sözleşme içeriğinde yer alan başlıca hükümler;

A-1-madde işkenceyi tanımlamaktadır.

Bu tanıma göre işkence; “bir kimseye kendisinden veya üçüncü bir kişiden bilgi veya bir itiraf sağlamak, kendisinin veya üçüncü bir kişinin işlediği veya işlendiğinden kuşku duyulan bir eylemden ötürü onu cezalandırmak, kendisine veya üçüncü bir kişiye gözdağı vermek veya onları zorlamak amacıyla veya herhangi bir ayrımcılığa dayalı bir nedenle bir resmi görevli veya sıfatla davranan bir başkası tarafından veya onun kışkırtması veya açık veya zımni onayıyla bilerek, maddi veya manevi ağır acı vermek veya eziyette bulunmaktır.”

B-Savaş, savaş tehdidi, iç siyasal karışıklık veya başka bir olağanüstü durumun varlığı işkenceyi haklı kılmaz. Bu nedenle de işkenceyi yapanın üstünden veya resmi bir makamdan emir almış olması halinde dahi işkenceyi meşrû kılmaz.

Bütün kanun adamlarının işkence ya da diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya cezalandırma fiillerini işlemeleri, bu eylemleri teşvik etmeleri veya hoş görmeleri yasaktır. Amirleri tarafından kendilerine bu tür eylemlerde bulunmaları için emir verilmiş olması, bu tür eylemleri haklı göstermek için ileri sürülemez; aslında bu memurlar, böylesi emirlere uymama ve bu emirleri rapor etme konusunda uluslar arası belgelerle bağlıdırlar. (Bkz. İşkenceye karşı sözleşme 2/3. madde, Kanun Adamları için Talimatname 5 ve 8. maddesi, Amerikan İşkence Sözleşmesi 3. madde) Kişinin tehlikeli olduğunun düşünülmesi, kendisine işkence yapılmasını haklı kılmaz. (Amerikan İşkence Sözleşmesi 5. madde), ( Kaynak: Adil Yargılanma Hakkı, Uluslar arası Af Örgütü,İletişim Yayınları Sh. 141)

Madde hükmü ile korunan yasak mutlaktır; ne belli hallerde buna istisna getirilebilir, ne de 15.madde aracılığı ile askıya alınabilir. Hükmün amacı bireyin beden bütünlüğünü ve kişilik onurunu,mutlak surette korumaktır. Bu madde uygulamasında, doğal olarak ne takdir marjı, ne güdülen amaç ve sağlanmak istenen yararlar arasında denge (ölçülülük) söz konusudur. (Prof.Dr. A.Şeref Gözübüyük, Prof.Dr.A. Feyyaz Gölcüklü)

C-Her devlet bütün işkence eylemlerinin, işkence yapan veya katılan kimselerin eylemlerinin ceza yasasına göre suç sayılmasını ve bu suçların ağırlık derecesine göre cezalandırılmasını sağlar.

D-Yine her devlet, işkenceye uğrayanları uğradıkları zararın giderilmesini, uygun bir tazminat almasını, işkence sonucu ölmesi halinde,geçiminden sorumlu olduğu ailesi ve yakınlarına tazminat ödemekle yükümlüdür.

Şüphelilerin, “insanlık suçu” sayılan “işkence”, “kötü muamele”, “zalimane davranışlar” ın müvekkillerim üzerinde nasıl uygulandığına ilişkin olarak yapılan açıklamaların ışığı altında;

Her iki müvekkilim Mim Yavuz Binbay ve Hülya Binbay’ın 12 Eylül 1980’den sonra Diyarbakır Cezaevindeki maruz kaldıkları insanlık dışı davranışlar ve yaşadıkları işkence olaylarına ilişkin olarak, şüpheliler hakkında kamu davası açıldığında daha ayrıntılı açıklamalarda bulunmak ve sayısız kanıtlarımızı da sunmak hakkını saklı tutarak

I-Müvekkillim Mim Yavuz Binbay’ın görmüş olduğu insanlık dış işkence olayları ile ilgili olarak yaşadıklarına ilişkin anlatımlarında;

“…12 Eylül 1980’de eşimle birlikte gözaltına alındık. Polis ve askerler bizi gözaltına aldıklarında iki aylık oğlum Mustafa ise evde yalnız kaldı. Tüm itirazlarımıza rağmen komşular yardımcı olur diyerek bizi alıp götürdüler. Hâlâ o anın kabuslarını görüyorum. Yalnız kalan ve sürekli olarak ağlayan oğluma tüm çabalarıma rağmen ulaşamıyordum. O anda evimde misafir olarak baldızım bulunmamış olsaydı, olayın çocuğum açısından yalnızlığa bırakılmış olmanın nedenli bir vahşet boyutuna varacağını takdirlerinize bırakıyorum. Tutuklandığımda oğlum birkaç aylıktı,tahliye edildiğimde beş yaşlarındaydı. Ben evlat sevgisinden, o da baba sevgisi ve şefkatinden mahrûm kalmıştır.

Duruşma hakimine vermiş olduğum yazılı savunmamda aşağıda değindiğim konularla birlikte oğlumla ilgili yaşadıklarımızı belirtmiş ve bir gün bunları ona izah etmek gerekeceğini açıklamıştım. Evet! Birileri oğluma “babasız geçirmek zorunda kaldığı beş yılı” izah etmelidir. Bu yaşananların varsa makul, haklı ve hukuksal gerekçesi bu gerekçelerin oğlum Mustafa Suphi Binbay’a anlatılmasını talep ederim.

12 Eylül’de gözaltına alındığımda 38 gün gözaltında kaldım. Sürekli işkencelere (falaka,elektrik, çırılçıplak soyarak su döküp kaba dayak, benimle gözaltına alınan eşime ve iki aylık oğluma yönelik tehditler, aç bırakma, betonda çıplak yatma, uykusuz bırakma, kollarımdan asma/Filistin askısı…) maruz kaldım.

Yaşamım boyunca şiddet içeren veya illegal bir faaliyet içinde bulunmadım. 12 Eylül askeri dikta döneminde ki gerek insanlık dışı işkenceler altında aylar süren sorgularımda, gerekse hukukun en temel ilkelerine bile riayet edilmediği, dikta rejiminin oluşturduğu Askeri Mahkemelerde ki “yargılanmalarımda” somut bir suçlamayla suçlanamadım. Bir paragraftan oluşan savcılık iddianamesini bile üçbüçük yıl sonra duruşma da neden suçlandığımı bilmediğimi duruşma hakimine belirtmemden sonra tebliğ edilmiştir. (Söz konusu talebimin nasıl olağanüstü koşullarda gerçekleştiğini, kamu davasının açılması halinde yargı huzurunda anlatacağım) Bu husus duruşma tutanaklarında sabittir.Bu talebimin bedeli olarak bir işkence ve utanç abidesi olarak anılan ve anılacak olan 5 nolu Diyarbakır Cezaevine götürülüşümde gardiyan askerler tarafından ring arabasında kendi tabirleriyle vukuatlı tabir edilerek ring arabasında rutin uygulama olan arkadan ellerim kelepçeli ve zincirli olduğu halde dayak yedim. Cezaevine geldiğimizde cezaevi iç güvenlik amiri yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’a asker gardiyanın vukuat tekmili vermesinden sonra işkence başladı ve yerde bitap bir halde, yarı baygın yattığım bir esnada yanına gelen oğlunun “baba bu yerde niye yatıyor” sorusuna Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran Bu komünist Kürtçü, bir vatan hainidir cezasını çekiyor” diye cevap verdi. Oğlunun “bende ona vurabilir miyim?” sorusuna “evetcevabını alan oğlu yüzüme öyle sert bir tekme attı ki şiddetinden burnumun kırıldığını ve tüm dişlerimin döküldüğünü hissettim.Ruhumun ve bedenimin duyduğu ıstıraptan sadece küfür ettiğimi ve yediğim dayağın şiddetinden bayıldığımı hatırlıyorum. Ama 30 yıldır ruhumda bunun izlerini ve öfkesini taşıyorum.

İşkencenin kalıntılarını 30 yıldır ağrılar içinde taşıyorum. Yaşamak zorunda kaldığım insanlık dışı uygulamaları ve işkenceleri burada yazmak yüzlerce sayfa tutacağından müracaat dilekçesinde yazmaktansa Mahkeme huzurunda anlatmanın daha makul olacağı kanısındayım.

Yargılama dosyasının içeriğinden de anlaşılacağı gibi savcılıkça isnat edilen fiiller sıkı yönetimin ilanına sebebiyet verecek hiçbir unsur taşımamaktadır.

Daha sonra Şubat 1981 tarihinde polisçe gözaltına alınarak Ağrı ilinde 68 gün çok ağır işkencelere maruz bırakıldım. Yukarı da anlattığım işkencelere ek olarak burada; tuzlu hamur yedirme, Filistin askısı, boğazıma kadar kara gömüp donmaya yakın kardan çıkarma, gece boyunca kalorifer borusunda ayaklar yere değmeyecek şekilde asılı tutma, ellerimin üst kısmında sigara söndürme, gece boyunca işkence seslerini kasetten dinletme, kasetten erkek ve kadınlara tecavüz seslerini ve mağdurların yakarışlarını dinletme ve aynısını eşimi getirterek ona yapacaklarını tehdit etme….

Ağlayan bebek sesleri dinletip 7 aylık oğlum Mustafa Suphi’yi getirterek ona da işkence yapacaklarını söylüyorlardı… Burada anlatamayacağım birçok psikolojik ve fiziksel işkencelere maruz kaldım. Bu işkencelerin bıraktığı arazlar sonucunda (özellikle Filistin askısı) kollarımı aylarca kullanamadım, tuvalete bile arkadaşlarımın yardımıyla gidiyordum.

Bu işkencelerin uygulanmasında o dönem siyasi şube olarak adlandırılan birim sorumlusu soyadını hatırlayamadığım Ahmet… komser bizzat katılarak uygulatıyordu. Sırtımı duvara dayayarak göğsüme sert cisimlerle vuruyorlardı ve bu yöntemle daha önce bu birimde öldürdükleri özgürlük yolu davasından gözaltında öldürülen Metin Aksoy gibi beni de ciğerlerimde zedelenmeler yaratarak öldüreceklerini bunun nasıl olacağını aşağıda ki hücrelerde gözaltında tutulan, diğerlerine sormamı söylüyorlardı.

Ayrıca burada 4 gün boğazıma kadar foseptik çukurunda tutuldum. Yemek olarak sadece foseptige attıkları ekmek parçalarıydı onlarıda yemiyordum. foseptikten çıkarıldığımda tüm vücudum özellikle de boynum ve yüzüm iltihaplanmıştı, bu iltihaplanma tedavisi geç yapıldığı için aylarca devam etti ve hâlâ bunun bıraktığı septomları taşımaktayım.

İşkencelerin 64. gününde benimle aynı işkencelere maruz kalan özgürlük yolu davası sanıklarından Faruk Toka’nın beyin kanaması geçirmesiyle işkenceler durdu ve gözlerim, gözbağı tabir edilen bir bezle kapalı olarak okutulmadan ellerim tutmadığı için elimi bir polis tutarak imza atmamı ve parmak bastırarak o dönemde yetkili sıkıyönetim 9. Kolordu Adli Müşavirliğine yollanan ifadem alındı.

Doktor veya savcılığa çıkartılmadan o dönem gözetim adı verilen askeri alanda bir binada bir ay tutuldum. Daha sonra gene savcı veya hakim karşısına çıkarılmadan tutuklanarak, Erzurum 9.Kolordu 3 Nolu Kars Kapı Askeri Cezaevine yollandım. Burada kaldığım bir yıl boyunca er gardiyanlar tarafından Mahkeme huzurunda anlatabileceğim birçok psikolojik ve fiziksel işkenceye tabi tutuldum ve bu süre içinde neyle suçlandığımı belirten hiçbir belge bana tebliğ edilmedi.

Şubat 1981’den itibaren 4,5 yıl boyunca cezaevinde kaldım. Aralık 1981 tarihinde Erzurum Kars kapı 3 Nolu askeri cezaevinden, tam anlamıyla bir işkence laboratuvarı olan ve dünyadaki tüm işkence biçimlerinin pervasızca uygulandığı 5 nolu askeri cezaevi, iç güvenlik amiri Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran ve Binbaşı Birol Şen tarafından Askeri Akademi olarak adlandırılan Diyarbakır askeri cezaevine götürüldüm.

Buradaki üçbüçuk yıllık tutukluluğum tam bir cehennem azabıydı. 24 saat boyunca çeşitli fiziksel ve psikolojik işkence biçimleri uygulanıyordu.

Sürekli kaba dayak, aylarca betonda yatırma, günde en az 8 saat askeri marşlar eşliğinde nizami tören yürüyüşüyle dayak eşliğinde, eğitim adı altında işkence uygulama, aç bırakma, foseptikten insan pisliği yedirme veya fareyi ısırmaya zorlama, jopla tecavüz etme, çırıl çıplak soyarak toplu dayak atmak….

İnsanlık erdemine ahlâkına ve kriterlerine uymayacak binlerce uygulama vardı. Tüm bu uygulamaları aylarca anlatabilmek mümkün değil,yukarıdaki örneklere bir ekleme yaparsam çocuğu babasına tecavüze zorlama gibi insanlık sınırlarını zorlayan her türlü iğrenç insanlık ve ahlak dışı uygulama yapılıyordu. Bu insanlık dışı uygulamalarla Kürt halkının dinamiklerinin yok edileceği Esat Oktay Yıldıran’ın meşhur dönemsel cezaevi hoperlöründen koğuşlara hitaplarında açıkça söyleniyordu. Mahkemelerde bile Nazi Almanya’sını masum çıkaracak uygulamalar vardı… bu insanlık dışı uygulamalar sonucunda geçirdiğim ameliyat ise hâlâ akıl sınırlarımı zorlayan bir vahşetti. Uygulanan insanlık dışı uygulamaları müracaat dilekçeme sığdırmam imkansız. O sebeple Mahkeme huzurunda anlatmak istiyorum ve hâlâ her hastaneye gidişimden sonra gerginlik yaşar veya o gece kabus görürüm. Cezaevinde hiçbir ısınma sistemi yoktu ve yıllarca çok yetersiz gıda verildi.Örneğin bizim 12. koğuş mevcudu 48 kişi idi. Bazen aylarca, günde hepimize sadece 4 ekmek veriliyordu.

Cezaevine girdiğimde, 70 kilo, cezaevinden çıktığımda 48 kiloydum. Tüm bedenimde dayanılmaz ağrılar ve ruhumda kanayan yaralar vardı ve bunlar hep artarak devam etti… cezaevindeki uygulamalar sonunda birçok insan yaşamını yitirdi (isimlerini Mahkemede ibraz edeceğim), akli dengesini yitirdi (Mahkemede isimleri ibraz edeceğim. Hâlâ o uygulamalarla ilgili kabuslar görüyorum.

ADİL YARGILANMA İLKELERİ AYAKLAR ALTINDA İDİ. İNSANLIK DIŞI UYGULAMALAR HIZLA VE EN ACIMASIZ ŞEKİLDE UYGULANIYORDU.

Yargılamanın süresince savunmama izin verilmedi kısıtlandı. Buna somut bir örnekle takdirinize sunuyorum; Mahkeme salonunda eller dizlerin üzerinde, kafalar dik ve bakışlar karşıya bakacak şekilde, nizami duruş diye adlandırılan bir pozisyonda oturmak zorunluluğu vardı. Bu nizami oturuşa aykırı oturmak, salonda dizilen gardiyanlardan izin almadan söz hakkı alıp konuşmak, Mahkemeden söz hakkı alıp konuşmaya başlamadan askere kısa künye vermeden konuşmak… vb. kurallara aykırı davranışlardı.

Duruşmada konuşabilmek için duruşma heyetini asker topuk selamıyla selamlamak ve kısa künye belirterek konuşmaya başlamak gerekiyordu. Başınızda her hareketinizi izleyen ve cezaevi dönüşünde size işkenceye mal olacak bir vukuat sebebi bulmaya çalışan iki erin gözetiminde, ağzınızdan çıkan her kelimenin sizi izleyen gardiyan erin veya cezaevi yönetiminin hoşuna gitmesi zorunluydu, aksi halde dönüşte onların vereceği karara göre saatlerce veya günlerce işkenceye tabi tutulmaya mal olabiliyordu. Bu ruh hali içinde savunmadan bahsedilip bahsedilemeyeceğini takdirinize sunuyorum.

Benimle tutuklu bulunan kardeşim Mehmet Fatih Binbay’ın duruşma salonunda yaşadığı işkenceler sonucunda geçirdiği kriz ve benim bu olayla ilgili yaşadıklarım ise tam bir insanlık dramıdır. Bir kısmının, anlatımımla tutanaklara geçmesi talebimin tutanaklarda olması gerekmektedir.

Üç ayda bir asker olan gardiyanlar değişirdi. Bu değişim dönemleri periyodik işkencelerin uygulandığı ve yeni gelen askerlerin bir işkenceci olarak eğitilmesi dönemiydi. Bu dönemlerde işkenceler o dönemin 7. Kolordu Komutanı Kemal Yamak’ın bizzat nezaretinde başlardı. Elinde dürbünüyle, helikopterle cezaevi havalandırmaları üzerinde dolaşır, dürbünüyle bu işkence eğitimini izlerdi. Helikopter hangi havalandırmanın üzerinde uçuşunu sabitlerse, infaz timi diye adlandırılan ellerinde kalaslar bulunan asker gardiyanlar o havalandırmaya koşuyor ve kalaslarla mahkûmlara saldırıyor, tek mahkûm ayakta kalmayıncaya kadar veya helikopter konumunu değiştirinceye kadar bu vahşet devam ediyordu.

Bu uygulama yeni asker gardiyanların eski asker gardiyanlar gözetiminde işkence eğitiminin başlama startıydı. Bu dönem uygulamalarında vahşetin tüm boyutları uygulanırdı. Her dönemde vahşetin yeni boyutları sergilenirdi. Bu rutin uygulamalarda, eğitimli olanlar (Doktor, Mühendis, Öğretmen vb) daha fazla işkence görürdü. Gardiyanın “öğretmenler,mühendisler doktorlar… ayrılsın” komutuyla, askeri düzenle sıraya girmiş mahkûmlardan bu kategoriye girenlere uygulanacak vahşet için sıradan tekmil vererek ayrılırdı…

Mahkemelere geliş gidişler ortaçağ vahşetini aratmayacak durumdaydı. Siyah renge boyanmış askeri gömlek giyilmesi zorunluydu. Eller arkadan kelepçelendikten sonra kolların arasından zincir geçirilerek birbirine bağlanıyorlardı. Kafalar önündekinin ensesine gelecek şekilde öne eğilmek zorundaydı, sağa veya sola, etrafına bakınmak büyük suç teşkil eden yasaklar arasındaydı. Birbirleriyle konuşmak ise en büyük suç düzeyinde yasaktı. Bu yasaklardan herhangi birini çiğnemek, Mahkeme gidişini tam bir işkenceye, dönüşü ise katmerli bir işkenceye dönüştürüyordu. Hiçbir yasağı çiğnememek ise sadece gidiş gelişin rutin işkencesine katlanmayı gerektiriyordu. Harfi harfine uymak işkenceden kurtulmayı sağlamıyordu, çünkü; cezaevindeki tek kural yoldan çıkmış Kürtçü-Komünist teröristleri işkence ile ıslâh etmekti. En iyi ıslâh ise tamamıyla yok etmekti.

Mahkemeye gideceklerin listesi akşamdan koğuş sorumlusuna verilirdi. Mahkemeye gidecekler sabah erkenden hazırlanması gerekiyordu. Traş olmaları, cezaevinde sürekli giydikleri eşofman yerine altta pantolon ve üstte cezaevi yönetiminin zorunlu kıldığı ve sabah gardiyan tarafından verilen siyaha boyanmış bir asker gömleğini giymek zorunluydu. Kahvaltıdan önce gardiyanın koğuş kapısını açıp “mahkemeciler dışarı” diye bağırmasıyla Mahkemeye gidecekler kapıya koşar adımla gidip askeri tekmil ve topuk selâmı vererek koğuştan çıkıp koğuşun ara bölümünde hazır ol vaziyette baş önde eğik, duvara dönük, gardiyan askerin komutlarını beklemek zorundaydı. Gardiyanın gene var gücüyle verdiği komutlar eşliğinde topuk selamı vererek komut eşliğinde tören yürüyüşü stilinde yerinde sayarak uygun adımla komutu verilen askeri marş eşliğinde sağa sola bakmadan ana koridora ordan da verilen istikamet cümle kapısı komutuyla cümle kapısına yürüyüş eşliğinde günlük fiziksel ve psikolojik “Mahkeme işkencesi” başlardı.

Kafalarımız duvara dönüktü. Her tutsağa kesin bir asker gardiyan düşüyordu. Ellerimizi arkadan kelepçelediler ve tespit tanesine dizer gibi zincire vurdular. Bununla da yetinmediler. “Tarihi çevir marşına başla” komutunu verdiler. Ve biz tarihi çevir, nal sesi kısrak sesi bunlar… “Hunların kalbini delmiş aslan gibi bunlar” derdik… O saatlerin her biri bir yıl gibi geçerdi. Bu amaçla ezberlettikleri 69 marş vardı. Bu marşlardan herhangi birinin bir mısrasını unutmak, yanlış söylemek, cezalandırılma sebebiydi.

Cümle kapısının sağ tarafında bulunan görüşme kabinlerinin önündeki koridora başlar öne eğik, yüzleri duvara çevrili ve elleri arkadan kelepçeli olarak verilen komutla yerinde sayarak askeri marşlar eşliğinde saatlerce süren bir işkence başlardı. Bu arada gelen her gardiyan hedef seçtiği veya programlanmış bir şekilde birkaç kişiye bahaneler uydurarak dayak fasılları başlardı. Ring adı verilen zincir geçirilir ve son kişide kilitle kilitlenirdi. Arabaya binmek için üç merdiven çıkılması gerekiyordu, her çıkan arkadakini arkadan sürükler, düşecek gibi olur ve gardiyanın jopunu veya yumruğunu yerdi. Arabanın içinde konuşmak, sağa sola bakmak yasaktı. Bu yasağı çiğneyenler veya gardiyanın bin bir bahanesiyle çiğnemiş gibi gösterilenler yol boyunca Mahkeme hücresinde bekleme süresince, Mahkeme dönüşünde ve koğuşa girene kadar aralıksız dayak yerdi. Mahkeme dönüşü vukuat raporu verirdi. Vukuatı olanlara ayrıca bir işkence uygulanırdı. Bu işkencenin dozajı gardiyanın vereceği vukuat raporuna bağlıydı.

12 Eylül darbe yönetimi, gözaltına aldığı herkesi fişledi. Beni de neye dayanarak, bilmiyorum ama, kırmızı renkte fişledi. Bu fişleme sonucunda hiçbir kurumda iş arayamadım. Dolayısıyla bir vatandaş olarak sosyal hukuk devletinin vatandaşlarına sunması gereken haklardan yararlanamadım. Bu fişlemeden yakınlarımda zarar gördü.

Bu haksız hukuk dışı tutuklamalar sonucunda MTA Doğu Anadolu Bölge Müdürlüğündeki işime ekte sunduğum belgede belirtildiği gibi tazminatsız olarak son verildi. Bu insanlık dışı uygulamalara maruz kalıp tahliye edildiğimde işsizdim. O dönemde fişlenmiş birinin bırakın kendisi, yakınının dahi iş bulması mümkün değildi. Hatta bir arkadaşımla ortak açmak istediğim pinpon salonuna bu sebeple izin verilmedi. Ancak benim ortaklıktan ayrılmam kaydıyla izin verildi.

Belgelerden de anlaşılacağı gibi ne bir illegal örgüte üyeliğim ne de yasak olarak zikredilen yayınlar illegal yayınlardandır. Üyesi olduğum zikredilen İGD (İlerici Gençler derneği) yasalar nezdinde kurulmuş yasal bir gençlik derneğidir. Yayınlar ise yasal yayınevleri tarafından basılıp dağıtımı yapılmış yayınlardır.

Savcılık mütalaasında zikretilen ikrar veya suçu kabullendiğim savı tamamıyla gerçek dışı, savcılığın hayal ürünü yorumlamalarıdır. Yukarıda da bahsettiğim gibi benim duruşmalarda tutanaklara geçmiş beyanlarım dışında ne savcılık ne de hakime verdiğim ifadelerde kabule dönük bir anlatımım bulunmamaktadır. Bunlar tamamen savcının hayal mahsulüdür.Bundan da anlaşılacağı gibi yargılamada hukukun en asgari ilkelerine dahi riayet edilmemiştir.Yapılmamış işlemler savcılık mütalaasında yapılmış gösterilip, yapılmış kabul edilmiştir.

Zikrettiğim ve Mahkeme veya oluşturulacak bir komisyon önünde belirteceğim insanlık dışı uygulamaların failleri olan o dönemdeki uygulayıcılarından başta Darbe yaparak hukuksal düzeni yıkan Kenan Evren ve 12 Eylül askeri darbesinin diğer konsey üyeleri Nurettin Ersin, Tahsin Şahinkaya, Nejat Tümer, Sedat Celasun, dönemin kolordu komutanları Suat İlhan, Kemal Yamak ve 1,5 aylık oğlumu annesinin emzirmesine bizzat emir vererek izin vermeyen o dönemin Van garnizon komutanı İsmail Selen, dönemin Van ve Diyarbakır Valileri, Diyarbakır cezaevi iç güvenlik amiri Esat Oktay Yıldıran ile yönetiminde sorumlu Binbaşı Birol Şen’in hukukun en temel kurallarını çiğneyen Turgay Çağlar ve Ülkü Coşkun isimli savcı ve hakimlerden şikayetçiyim. Ayrıca bu insanlığa karşı işlenmiş suçları işleyenlerden, ölmüş olanlardan, işledikleri insanlığa karşı suç vasfı göz önünde bulundurularak, kamu vicdanının rahatlatılması için gıyaplarında yargılamalarını sürdürülmesini, varsa itibarlarının iptalini ve “reddi miras” yoluna gitmemiş olan mirasçılara da rücu hakkımı saklı tutmak koşuluyla davacıyım.

İnsanlığa karşı işlenen suçlara karşı , Nürnberg Şartı ile kabul edilmiş ve tüm devletlerin kendi kanunlarında yer almasa dahi suçun oluşumu halinde takip etmek zorunda oldukları uluslar arası hukukun buyruk kuralı niteliğine sahip, insanlığa karşı suçlar ve resen takdir edilecek suçlar nedeniyle haklarında Başsavcılık tarafından ceza davası açılması ve haklarında gerekli işlemlerin yapılmasını dilemekteyim…”

II-Müvekkillim Hülya Binbay’ın görmüş olduğu insanlık dış işkence olayları ile ilgili olarak yaşadıklarına ilişkin anlatımlarında;

“…12 Eylül 1980 sabahı saat 4 gibi kapımız kırılarak onlarca sivil polis ve askerler evimize basarak ben ve eşimi götüreceklerini söylediler. Ne için olduğunu izah etmeden apar topar hazırlanmamızı söyleyip evi aramaya başladılar. Ben o tarihte daha yeni doğum yapmıştım ve bebeğim henüz 1,5 aylıktı. Onu bırakamayacağımı, emzirdiğimi, yanımda götürmek istediğimi söyledim. Ama dinlemediler, “bizi ilgilendirmez” deyip beni ve eşimi aldılar. O akşam tesadüfen kız kardeşim bizde olmazsa oğlum yalnızlığa terk edilecekti. Benim için işkencelerin en büyüğü o an başlamıştı. 1,5 aylık bebeğimden ayrılıyordum ve neden olduğunu anlamadan… Bizi askerlerin yoğunlukta olduğu bir yere götürdüler ve ben orada askeri darbe yapıldığını öğrendim. Devamında sorgulamalar başladı o tarihten bir yıl önce “ilerici kadınlar derneği”ne üye olmuştum ve suçumun da o olduğunu zannediyordum, ama onun dışında oğlumun isminden bahsederek (Mustafa Suphi, eşimin dedesinin ismi Mustafa) eşimle neden evlendiğime kadar bana sorular soruluyordu ve sürekli kaba dayak, ayaklarıma basma, tırnaklarıma morarıncaya kadar bu işlemler yapıldı. O dönemin uygulaması sonucunda hâlâ ayaklarımda tırnak batması sonucu tedavi görmekteyim, acı çekmekteyim. Küfür sözlü taciz o ara çocuğumu emziremediğim için göğüslerimde biriken sütten duyduğum dayanılmaz acıyla dalga geçip göğüslerime vurma gibi bir çok işkenceye maruz kaldım ve bu işkence 2 ay boyunca sürdü. Bu arada da Van polis karakolunun nezarethanesinde tutuldum. Bir çok kadınla beraber nezarethanede tutuldum. Kesinlikle uyuma yok sabaha kadar farelerle uğraşıyordum, uyursak kulaklarımızı kemiriyorlardı. Aç bırakma, su sıkma ve buna benzer bir çok şey yaşadım ve 2 ayın sonunda “gidebilirsin! diyip çıkardılar, ne bir Mahkeme, ne bir tutanak, sadece gördüğüm işkencelerle yaşadığım psikolojik travmayla baş başa bırakıldım. En kötüsü de beni yavrumu emzirmekten mahrûm bırakmışlardı. Çünkü 2 ay boyunca emziremeyince yavrumu 2 aylıkken sütten kesmek zorunda kalmıştım.

1981 Haziran ayında çalıştığım işyerine sivil polisler gelerek beni tekrar gözaltına aldılar. Ne için alındığımı yine söylemeden apar topar Van Emniyetine, oradan da polis karakoluna götürüp, o kahrolası hücreye tekrar koydular. Daha sonrada oradan çıkarıp polislerin oturup TV izledikleri salona, ben ve iki bayanı koyarak burada bizi, 3 ay boyunca tuttular 3 ay içinde haftada 3 defa bizi sorguya alıp, döverek, küfür ederek aynı soruları soruyorlardı dayanılmaz bir durumda polis karakolunda polislerin sözlü tacizleri sorguda dayak, küfür, çok acı veriyordu bana. Sürekli bir korku ve panik içindeydim. Daha sonra bir gün bizi bir askeri jeepe bindirip Diyarbakır cezaevine yolladılar. Orada Mahkememiz devam edecekmiş!… Oraya götürüldüğümüz an insanlığın ayaklar altında sürüklendiğini duymuştum, ama bu kadar insanlık onurunun ayaklar altına alınabileceğini yaşayınca gördüm.Tam bir cehennemdi orası. Bizi götürüp gözlerimiz bağlı bir hücreye attılar, daha sonra sabaha kadar verdikleri onlarca askeri marşları ezberleyin denildi ve sabah, oradan sorumlu Esat Oktay Yıldıran gelerek bizi sorguladı, marşları sorarak orada da dayak faslı başlamıştı. Kalaslarla bize vuruyorlardı, tekme tokat atıp falakaya yatırma, bayılıncaya kadar dövme eylemleri 3 gün sürdü. Sonra koğuş faslı başladı. Orası daha bir cehennem en kötüsü de koğuşa çıkmadan havalandırmada ellerimizi bağlayıp saçlarımızın bir asker tarafından kırpılarak kesilmesiydi. Bu benim onuruma çok dokunmuştu çok etkilenmiştim. Ve koğuşta her gün jop yiyerek, günün 6 saati koğuşta marş söylemek, kuru bir ekmeği günde üç dört kişinin bölüşüp, ölmeyecek şekilde karın doyurmaya çalışması (verilen yemeklerin içinden sabun ve çöp artığı çıktığı için verilen yemekleri yiyemiyorduk) gece yarısı koğuşun kapısının hızla açılarak askerler eşliğinde Esat Oktay ve köpeğinin içeri grip sayım yaptırması, köpeğini üstümüze salıp kahkahalarla gülmesi, buna benzer daha bir çok işkenceye maruz kaldım ve bu böyle 4,5 ay sürdü. Bir gün “Mahkeme var” deyip götürdüler orada beraat ettiğim söylendi ve bırakıldım.

Neden yargılanmıştım? Neden beraat ediyordum, halen anlamış değilim.

Uzun yıllar psikolojik travmalar yaşadım, uykularımdan hep o kabusları görerek uyandım. 30 yıl geçmesine rağmen, hâlâ etkisini üzerimden atamadığım bir çok şey var. Gördüğüm fiziksel şiddetten dolayı ağrılar, psikolojik rahatsızlıklar ve korkular içerisindeyim. Bu psikolojik ruh halini halen taşımaktayım. 12 Eylül dönemi ile ülkemizi büyük bir kaos içerisine sokan, bu yapılanma içinde kendi düşüncelerini ülkemize hakim kılmak için büyük bir insanlık suçu işleyerek, işkencecilere göz yuman başta o dönemin yöneticileri, yardımcıları ve de uygulayıcıları olmak üzere; Kenan Evren ve 12 Eylül askeri darbesinin diğer konsey üyeleri Nurettin Ersin, Tahsin Şahinkaya, Nejat Tümer, Sedat Celasun, dönemin kolordu komutanları Suat İlhan, Kemal Yamak ve 1,5 aylık oğlumu annesinin emzirmesine bizzat emir vererek izin vermeyen o dönemin Van garnizon komutanı İsmail Selen,Dönemin Van ve Diyarbakır Valileri, Diyarbakır cezaevi iç güvenlik amiri Esat Oktay Yıldıran ile yönetiminde sorumlu Binbaşı Birol Şen’i,

Ayrıca bu insanlığa karşı işlenmiş suçları işleyenlerden, ölmüş olanlardan işledikleri insanlığa karşı suç vasfı göz önünde bulundurularak kamu vicdanının rahatlatılması için gıyaplarında yargılamalarının sürdürülmesini, varsa itibarlarının iptalini ve reddi miras yoluna gitmemiş olan mirasçılara da rücû hakkımı saklı tutmak koşuluyla davacıyım…”

diyen müvekkillerim Mim Yavuz Binbay ve Hülya Binbay’ın sözlü beyanlarından anlaşılacağı üzere; vekilleri sıfatıyla, insanlığın lanetlediği ve günümüz dünyasında tüm ülkelerin, yazılı belgelerle koruma altına aldığı, en büyük insanlık suçunun, o dönemde yaşayan binlerce insanlarından biri olarak, müvekkillerim Mim Yavuz Binbay ve Hülya Binbay’ın insanlık dışı muameleye maruz kaldıkları ve işkence gördükleri dosyaya sunmuş olduğumuz diğer belgelerle de sabittir.

DELİLLER :

12 Eylül günü Anayasa’nın TBMM ve meşrû hükümetin kaldırıldığını açıklayan bildiri, 2234 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun, 2356 sayılı Milli Güvenlik Konseyi Hakkında Kanun, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanun, alınan kararlar, Diyarbakır Cezaevinde işkenceleri konu edilen kitaplar, basında yer alan binlerce makaleler, 12 Eylül 1980 yönetimine ilişkin düşünsel makale ve yazıları içeren değerlendirmeler, filmler, tanıklıklar, Adana C.Savcısı Sacit Kayasu tarafından darbeci generaller hakkında düzenlenen iddianame ve diğer yasal deliller.

İSTEM SONUCU :

Yukarıda sunmuş bulunduğumuz nedenlerle; Anayasayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi,ni Hükümet’i zorla ortadan kaldırmak ve bu süreç içinde adam öldürmek,işkence, ırza geçme, yaralama,onur kırıcı hareketlerde bulunma gibi “insanlığa karşı suçlar”ı işlemiş olmaları nedeniyle sanıklar hakkında soruşturma başlatılarak “kamu davası” açılmasını arz ve talep ederim.

Saygılarımla. 10.12.2010

Şikayetçiler

MİM YAVUZ BİNBAY ve HÜLYA BİNBAY

Vekili

AV.VEYSEL GÜLTAŞ

E K L E R :

1- Vekaletname,

2- Müvekkilim Mim Yavuz Binbay’a ait belgeler,

3- Değişik Mahkeme kararları,

4- Gazeteci-Yazar Televizyon Yapımcısı Mehmet Ali Birand tarafından düzenlenen 12 Eylül

Belgesi’ne ait CD

Not: Dilekçeden alıntı yapmak kaynak belirtmesi kaydıyla ve Av.Veysel Gültaş’a bilgi vermesi rica olunur.

Haber linkleri;

http://www.nasname.com/Yazarlar/kazimozdemir/8252.html

Haber 7

http://www.haber7.com/haber/20101214/12-Eylul-darbesi-hakkinda-suc-duyurusu.php

Haberler .com

http://www.haberler.com/12-eylul-darbesiyle-ilgili-suc-duyurulari-2415022-haberi/

Sondakika com

http://www.sondakika.com/haber-12-eylul-darbesiyle-ilgili-suc-duyurulari-2415022/

F15

http://www.f5haber.com/haberoku.aspx?id=1912104

Netteyim.com

http://www.netteyim.net/haber/Guncel/12_eylul_darbesi_hakkinda_suc_duyurusu-haberi-244110.html

Webhaber

http://www.webhaber.com/haber/14-12-2010/12-eylul-darbesiyle-ilgili-suc-duyurulari-2415022-haberi

Nethaberci

http://nethaberci.com/sondakika-guncel-haberleri/12-eylul-darbesi-hakkinda-suc-duyurusu-157381.html

Gazete 5

http://www.gazete5.com/haber/diyarbakir-da-mim-yavuz-binbay-dan-12-eylul-suc-duyurusu-14-aralik-201-67275.htm

6 thoughts on “Kurucu Başkanımız Mim Yavuz Binbay’ın 12 Eylül dikta yönetimini dava dilekçesi

  1. Pingback: NE KONUŞTUĞUNU BİLMEYEN KILIÇDAROĞLUNA İTHAF OLUNUR! – Mim Yavuz Binbay – Beyt-Nahreyn

  2. Pingback: 12 EYLÜL DAVASI BİTMEDİ, DARBECİLER ÖLÜMLE AKLANAMAZ! – Mim Yavuz Binbay – Beyt-Nahreyn

  3. Pingback: 12 EYLÜL DAVASI BİTMEDİ, DARBECİLER ÖLÜMLE AKLANAMAZ! – Mim Yavuz Binbay – SOHRAM

  4. Pingback: 12 EYLÜL DARBESİNDE TARAF OLMAK | Beyt-Nahreyn

  5. Pingback: 34 YIL SONRA DARBECİLER DEĞİL BEN KAZANDIM! – Mim Yavuz Binbay | Beyt-Nahreyn

  6. Pingback: SOHRAM

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


beş × = 25