12 EYLÜL DAVASI BİTMEDİ, DARBECİLER ÖLÜMLE AKLANAMAZ! – Mim Yavuz Binbay

04 Mayıs 2017 tarihinde, Türkiye’de ulusal ve uluslararası hukuktaki tanımında bir kuşağa karşı işlenmiş insanlık suçu olan 12 Eylül darbesinin yargılaması ile ilgili basına gene yüzkarası olacak, Türkiye hukuk tarihine bir kara leke olarak geçecek, insanlık suçlarına maruz kalmış yüz binlerce mağduru ve milyonlarca yakınının vicdanını sızlatan bir mahkeme kararı basın organlarınca duyuruldu. Bu karar Türkiye’nin hala uluslararası normlarda bir hukuk devleti olamadığının kanıtı olacak niteliktedir. Oysa Nurunberg şartında insanlığa karşı işlenen suçlarda her hal ve şartta zaman aşımı kabul edilmemiştir.

İşledikleri insanlık suçları mahkemece sabit görülerek mahkûm edilmiş 12 Eylül darbecileri ölmüş olmaları sebebiyle kâğıt üzerinde davaları düşmüş sayıldı. Peki, toplumsal vicdanda mahkûm olmuş bu suçlular, cürümleri ve anlayışları mahkemece bu şekilde aklanmayı çağrıştıracak bir kararla ödüllendirilmeleri adalet anlayışına sığar mı?

Oysa darbeciler yargılanmış ve hak ettikleri cezalara çarptırılmış bu karar toplumsal vicdanda bir umudun habercisi olmuştu. Verilen son karar ise bu umutların üzerine bir kara bulut gibi çökerken, insanlık suçu işleyen darbecileri hak ettikleri cezalara hükmeden ilk kararı lekelemiştir. Taraf olanların ve toplumsal vicdana sahip olan herkesin vicdanlarını zedelemiştir.

Bende, bugün hayatta olmayan ama tüm mağdurların anası olarak kalplerimizde yaşayan Berfo ana ve darbecilerin ve işbirlikçilerinin işledikleri insanlık suçuna maruz kalan tüm onurlu arkadaşlarımız inançlı ve ciddi bir tarafız. Ciddiyetimiz ve bu inançlı mücadelemizle ciddi sonuçlar alacağımıza, Türkiye Demokrasi mücadelesinde bir dönüm noktası yaratacağımıza inanıyoruz. Çünkü biz o zamanlarda inançlıydık ve o inancımızı güçlendirerek koruduk bu günlere geldik. Darbecileri sanık sandalyesine oturttuk. Darbecileri ve suç ortaklarını hak ettikleri cezalara çarptırıncaya, hak etmedikleri gasp ettikleri unvanlarını, kirlettikleri makamları geri alıncaya kadar mücadelemizde kararlıyız.

Darbe yaparak demokrasiyi rafa kaldırıp büyük insanlık suçu işleyen ve dönemin koşullarında en büyük işkencelere maruz kalan ülkemiz insanlarının, gerek o dönemde ve gerekse daha sonraki süreçlerde faillerinin çeşitli şekillerde aklanmaları sebebiyle 28 Şubat -15 Temmuz girişimlerinde hala toplumsal yaşamımızda toplumsal bir tehlike olarak sürekli olarak yer aldığı görülmektedir. Bu ve benzeri aklamalar devam ettikçe bu insanlık suçunu işleyen failler işbirlikçilerinin destekleri ve korumasıyla pervasızca bu suçu işlemeye devam edeceklerdir. 28 Şubat ve 15 Temmuz girişimleri bunun somut örnekleridir.

12 Eylül darbecilerinin suç tarihinde işledikleri suçların tümü 5237 sayılı yasanın 77. maddesinde belirtilen suçun tüm unsurlarını taşımaktadır. Darbecilerin suç tarihinde işlemiş oldukları eylemleri sebebiyle o tarihte yürürlükte olan 765 sayılı TCK’da her ne kadar “insanlığa karşı suçlar” adı altında bir düzenleme bulunmamakta ise de; fiillerin işleniş biçimi, ağırlığı insan haysiyet ve onurunu zedeleyici yönü, uluslararası evrensel insan hakları beyannamelerinde belirtilen hak ihlalleri gözetildiğinde tüm fiillerin insanlığa karşı işlenen fiiller olduğu açıktır.

Bu itibarla; yine yukarıda sevk maddesi belirlenen 5237 sayılı TCK’nun 77. maddesi çerçevesinde; bu suçların hiçbir hal ve koşulda zaman aşımına uğramayacağı öngörülmektedir.

İnsan Hakları Bildirisinin 3. maddesindeki “yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği”, 5. madde “işkence, onur kırıcı işlem ve cezalara tabi tutulmama” yine, Avrupa İnsan Haklarının Sözleşmesi 2. maddesinde “yaşama hakkı”; 3 maddesinde “işkence yasağı” 5. maddesinde “özgürlük ve güvenlik hakkı” 6. maddesinde “adil yargılanma hakkı” ve 7. Maddesindeki “cezaların yasallığı” ilkeleri insanlığın bugün en temel haklarından olup, başta gelenlerinde olduğu, bu itibarla; “değişmezliği”, “Kalıcılığı”, “vazgeçilmezliği”, “ mutlaklığı”, gözetilerek bu hakları ihlal edenler açısından eylemleri insanlığa karşı işlenmiş suçu oluşturur.

Yargılama başladığında belirttiğim gibi,  Darbe yaparak hukuksal düzeni yıkan Kenan Evren ve 12 Eylül askeri darbesinin diğer konsey üyeleri Nurettin Ersin, Tahsin Şahinkaya, Nejat Tümer, Sedat Celasun, dönemin kolordu komutanları Suat İlhan, Kemal Yamak ve 1,5 aylık oğlumu annesinin gözaltına alınmış olması sebebiyle emzirmemesine bizzat emir vererek izin vermeyen o dönemin Van garnizon komutanı İsmail Selen, dönemin Van ve Diyarbakır Valileri, Diyarbakır cezaevi iç güvenlik amiri Esat Oktay Yıldıran ile yönetiminde sorumlu Binbaşı Birol Şen’in hukukun en temel kurallarını çiğneyen Turgay Çağlar ve Ülkü Coşkun isimli savcı ve hakimlerden şikayetçiyim. Ayrıca bu insanlığa karşı işlenmiş suçları işleyenlerden, ölmüş olanlardan, işledikleri insanlığa karşı suç vasfı göz önünde bulundurularak, kamu vicdanının rahatlatılması için gıyaplarında yargılamalarını sürdürülmesini, varsa itibarlarının iptalini ve “reddi miras” yoluna gitmemiş olan mirasçılara da rücu hakkımı saklı tutmak koşuluyla davacıyım.

Bu talebim gerçekleşinceye kadar da davamı sürdüreceğim. İnsanlık suçu işleyen darbecilerin ölümleriyle davanın düşmesini kabul etmeyeceğim. Nasıl 17 yaşında astıkları insanlığın onuruna dönüşen Erdal Eren’le insanlık onurunu katledemediyseler, ölümleriyle de insanlığa karşı işledikleri suçlarıyla onursuzluklarından kurtulamayacaklar. Reddi miras yoluna gitmeyipte işlenen insanlık suçlarıyla elde edilen mirasla keyfi sefa süreceklerini sananlarla da paylaştıkları onursuzluğun hesabını soruncaya kadar davamı sürdüreceğim.

Taraf olduğumu bu yazıyla tekrar deklere etmek istiyorum; ben ve 12 Eylül darbesinin işlediği insanlık suçuna maruz kalmış binlerce kişi insanlık onuru adına bu davanın tarafıyız ve bu dava ruhuna uygun sonuçlandırılmadığı sürece de taraf olacağız davacı olacağız. Bizlerin mağduriyetlerini ve toplumsal vicdanı gözetmeden yapılacak hiçbir yargılamayı adil bulmayacağız. 37 yıl bu yargılama için mücadele ettik 37 yıl daha bu mücadelemizi sürdürürüz.

Kararlılığımın ifadesi olarak daha önce yayınladığım yazımı başlığını değiştirerek tekrar deklere ediyorum. Darbeciler ve işbirlikçileri uluslararası normlarda toplumsal vicdanı rahatlatan hak ettikleri cezalara çarptırılıncaya kadar mücadelem devam edecek. O dönemin mağduru tüm arkadaşlarımı ve demokrasiden yana tüm kişi ve kuruluşları insanım diyen tüm duyarlı insanları duyarlılıklarını göstermeye davet ediyorum. Bu konudaki hukuksal girişimlerimi başlatacağımı ve toplumsal vicdanı tatmin edecek bir karar çıkana kadar sürdüreceğim.

37 YIL DEĞIL 50 YIL SONRA DA DARBECİLER DEĞİL BEN KAZANACAĞIM!

34 yıl sonra 18 Haziran 2014 tarihi Türkiye’deki yargı erkinin darbecileri mahkûm eden tarihi kararı tarihiyle yüzleşme sınavı oldu.

Türkiye tarihi, darbeler ve olağanüstü hallerin uygulamalarının gölgesinde şaibeli bir tarih olmuştur. Her olumlu gelişme bu şaibelerin gölgesinde kararıp kalmış, her dönemde toplumun dinamiklerini insanlık suçu kapsamına giren komplovari uygulamalarla yok ederek toplumu sindirerek ve kurumlarını bu komplolarının sonucu insanlık suçu uygulamalarının failleri konumuna sokarak işlevsiz hale getirmişlerdir. Kendilerini bu insanlık suçunun failleri gören kurumlar işlevsizleşmiş ve suç ortağı konumundaki kurumlar, Eflatun’un deyimiyle halktan koparak halktan korkar hale gelmiş ve bu uygulamaları sorgulayamaz hale gelmişti.

Peki, bu sorgulayamama onları bu suçtan kurtardı mı? Ölen failler bu suçlardan aklandılar mı?

Bu insanlık suçlarından rant, mevki makam elde edenler aklanabildi mi?

Gerek Türkiye’deki gerekse dünyadaki son gelişmeler bunun böyle olmadığını ve olmayacağını gösterdi. Dünyada, Yunanistan darbecilerini ve suç ortaklarını yargılayarak mahkûm etti, Yunanistan’ı ispanya, Portekiz, Arjantin ve son olarak Şili izledi. Pinochet denilen darbeciyi 93 yaşında cezaevine yolladı. Ölenleri gıyaplarında yargılayarak mahkûm etti unvanlarını geri aldı. Bu kararlarla insanlık suçlarında Nurnberg hükmünde belirtildiği gibi insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı ve yaş sorunu engel olamaz. Bu konuyu dava dilekçemde detaylı olarak belirtmiştim.

Her on yılda darbe yapılan Türkiye’de de ilk defa darbecilik suç sayıldı, failleri yargılandı ve mahkûm oldu. Bu yargılama bazılarının dediği gibi simgesel olmadı, hassasiyetler gözetilerek karar verildi. Bu kararın toplum vicdanında yerini bulabilmesi için « ucu gittiği yere kadar gitmelidir ». Bu yapılmadığı takdirde toplumun vicdanı rahatlamayacaktır ve dünyada darbecilerini yargılayabilip yüzleşen toplumlardaki olumlu sonuçlar elde edilemeyecektir. Fransızlar Cezayir olaylarında bu yolu denedi ama kurtulamadı kurtulamayacak!

Darbelere boyun eğerek suça ortak olan kurumlar suçluluk psikolojisinden kurtularak kurumlarına bulaşan bu insanlık suçlarından kurtulmalıdır. Bunu yapamadıkları sürece bu suç alınlarında bir lanet damgası olarak kalacaktır. Bu tarihi karar bir fırsattır kurumlar bu tarihi kararın yanında kararlı bir biçimde yer alarak bu lanetin esaretinden kurtulmalıdır.

Cumhuriyet rejimi İttihatçıların yaptıklarıyla yüzleşemedi 100 yıl geçmesine rağmen kurtulamadılar 100 yıl daha geçse yüzleşmeden kurtulamayacaklar. 1926 Kürt isyanı, 1938 Dersim katliamı, tek şef dönemi, 1960 darbesi, 12 Mart 1971 darbesi ve 12 Eylül 1980 darbesi hepsinin üstü örtülmeye çalışılarak bu günlere gelindi. Toplumun tüm kesimlerine soruyorum, insanlık suçu kapsamındaki bu olaylardan hangisinin üstü örtülebildi? Hanginiz bu olaylardan dolayı vicdanen müsterihsiniz? Bu olayların tümü insanlığa karşı, hepimize karşı işlendi. Gelin hiçbirinin üstünü örtmeye çalışmadan, sorumluları kim olursa olsun hesap sorarak, ucu nereye ve kime varıyorsa yüzleşerek çözüm arayalım. Toplum olarak taraf olalım bir asır daha bir 34 yıl daha bu lanetin, bu vicdan azabının esiri olmayalım.

RESMEN TARAF OLDUM; 12 Eylül darbecilerinin yargılandığı 4 nisan duruşmasında mahkemece resmen TARAF (müdahil) olmam kabul edildi. Sadece kendi adıma değil, hayatta olmayan koğuşumuzun dedesi 75 kusur yaşındaki Mehmet Baykan dedemiz, kuşağımdan insanlık suçlarına maruz kalan binlerce onurlu insan adına müdahildim. Bu müdahilliği kuşağımın bir onur mücadelesi görevi olarak addediyorum.

Ben bu yargılamaya medya gruplarının popülist bir yaklaşımla öne çıkardığı bazılarının dediği gibi “Meselemiz 90 yaşında iki kişinin ceza alması değil » veya « bu davadan anlamlı bir sonuç beklemiyorum » « duruşmayı ’Yargılama tiyatrosu’ olarak görüyorum » ve benzeri yorumlarına katılmadım-katılmıyorum. Bu söylemler sahiplerinin hüsnü kuruntusuydu. Bunlar, 12 Eylül referandumunda, savcılığın ifade almasında ve davanın kabulü safhalarında da halk arasındaki söylemle fasulye falına bakarcasına aynı söylemleri tekrarladılar. Doğmamış çocuğa fistan biçmeye çalıştılar. Onların ve onlar gibilerin aksine büyük çoğunluğun meselesi doksan değil, 100 yaşında bile olsa cezaevine konmalarıydı. Yüreği evlat acısıyla yanan Berfo anamız 104 yaşındaydı, 104 yaşında olması onun acısını dindirdi mi? Bu şahıslar kimin adına Darbecilere destek niteliği taşıyan bu söylemleri mağdur kisvesi altında söylüyorlar. Bu cesareti nereden alıyorlar?

Biz bu davadan anlamlı sonuçlar bekledik ve ilk anlamlı sonucumuzu da aldık. Türkiye tarihinde ilk defa darbeciler ceza aldı. Mahkûm oldu. Bu tarihsel bir karardı. Tüm yüreğimle destekliyorum.

Ne Berfo ana ne ben nede onurlu arkadaşlarımız tiyatrocu değiliz. Biz inançlı ve ciddi bir tarafız. Ciddiyetimiz ve bu inançlı mücadelemizle ciddi sonuçlar alacağımıza, Türkiye Demokrasi mücadelesinde bir dönüm noktası yaratacağımıza inanıyoruz. Çünkü biz o zamanlarda inançlıydık ve o inancımızı güçlendirerek koruduk bu günlere geldik. Darbecileri sanık sandalyesine oturttuk. Darbecileri ve suç ortaklarını hak ettikleri cezalara çarptırıncaya, hak etmedikleri gasp ettikleri unvanlarını, kirlettikleri makamları geri alıncaya, demir parmaklıklar arkasına koyuncaya kadar mücadelemizde kararlıyız.

Bunun en güzel temsilcileri,  Adliye önünde toplanarak, “12 Eylül’ü Unutmadık, Affetmiyoruz” ve “Paşalar da Maşalar da Yargılanacaklar” yazılı pankartlar ile 12 Eylül darbesi döneminde, işkence gören ve hayatını kaybedenlerin fotoğrafları taşıyan gruplar, “Darbecilerden hesap sorulsun” şeklinde slogan atanlardı. Bu onurlu yürekler teminatımızdır. Onlar var oldukça darbeciler hak ettikleri cezaları aldılar.

Ben ve eşim neden tarafız;

“…12 Eylül 1980’de eşimle birlikte gözaltına alındık. Polis ve askerler bizi gözaltına aldıklarında iki aylık oğlum Mustafa ise evde yalnız kaldı. Tüm itirazlarımıza rağmen komşular yardımcı olur diyerek bizi alıp götürdüler. Hâlâ o anın kâbuslarını görüyorum. Yalnız kalan ve sürekli olarak ağlayan oğluma tüm çabalarıma rağmen ulaşamıyordum… Tutuklandığımda oğlum birkaç aylıktı, tahliye edildiğimde beş yaşlarındaydı. Ben evlat sevgisinden, o da baba sevgisi ve şefkatinden mahrum kalmıştı.

Askeri mahkemede yargılandığım duruşmalarda hâkime vermiş olduğum yazılı savunmamda aşağıda değindiğim konularla birlikte oğlumla ilgili yaşadıklarımızı belirtmiş ve bir gün bunları ona izah etmek gerekeceğini açıklamıştım. Evet! Birileri oğluma “babasız geçirmek zorunda kaldığı beş yılı” izah etmeliydi. Bu yaşananların varsa makul, haklı ve hukuksal gerekçesi oğlum Mustafa Suphi Binbay’a anlatması gerekiyordu.

12 Eylül’de gözaltına alındığımda 38 gün gözaltında kaldım. Sürekli işkencelere (falaka,elektrik, çırılçıplak soyarak su döküp kaba dayak, benimle gözaltına alınan eşime ve iki aylık oğluma yönelik tehditler, aç bırakma, betonda çıplak yatma, uykusuz bırakma, kollarımdan asma/Filistin askısı…) maruz kaldım.

Yaşamım boyunca şiddet içeren bir faaliyet içinde bulunmadım. 12 Eylül askeri dikta döneminde ki gerek insanlık dışı işkenceler altında aylar süren sorgularımda, gerekse hukukun en temel ilkelerine bile riayet edilmediği, dikta rejiminin oluşturduğu Askeri Mahkemelerde ki “yargılanmalarımda” somut bir suçlamayla suçlanamadım. Bir paragraftan oluşan savcılık iddianamesini bile üç buçuk yıl sonra duruşma da neden suçlandığımı bilmediğimi duruşma hakimine belirtmemden sonra tebliğ edildi. (Söz konusu talebimin nasıl olağanüstü koşullarda gerçekleştiğini, anlatmak ayrı bir trajedidir) Bu husus duruşma tutanaklarında sabittir. Bu talebimin bedeli olarak bir işkence ve utanç abidesi olarak anılan ve anılacak olan 5 nolu Diyarbakır Cezaevine götürülüşümde gardiyan askerler tarafından ring arabasında kendi tabirleriyle vukuatlı tabir edilerek ring arabasında rutin uygulama olan arkadan ellerim kelepçeli ve zincirli olduğu halde dayak yedim. Cezaevine geldiğimizde cezaevi iç güvenlik amiri yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’a asker gardiyanın vukuat tekmili vermesinden sonra işkence başladı ve yerde bitap bir halde, yarı baygın yattığım bir esnada yanına gelen oğlunun “baba bu yerde niye yatıyor” sorusuna Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran Bu komünist Kürtçü, bir vatan hainidir cezasını çekiyor” diye cevap verdi. Oğlunun “bende ona vurabilir miyim?” sorusuna “evetcevabını alan oğlu yüzüme öyle sert bir tekme attı ki şiddetinden burnumun kırıldığını ve tüm dişlerimin döküldüğünü hissettim. Ruhumun ve bedenimin duyduğu ıstıraptan sadece küfür ettiğimi ve yediğim dayağın şiddetinden bayıldığımı hatırlıyorum. Ama 37 yıldır ruhumda bunun izlerini ve öfkesini taşıyorum.

Şubat 1981 tarihinde polisçe gözaltına alınarak Ağrı ilinde 68 gün çok ağır işkencelere maruz bırakıldım. Yukarı da anlattığım işkencelere ek olarak burada; tuzlu hamur yedirme, Filistin askısı, boğazıma kadar kara gömüp donmaya yakın kardan çıkarma, gece boyunca kalorifer borusunda ayaklar yere değmeyecek şekilde asılı tutma, ellerimin üst kısmında sigara söndürme, gece boyunca işkence seslerini kasetten dinletme, kasetten erkek ve kadınlara tecavüz seslerini ve mağdurların yakarışlarını dinletme ve aynısını eşimi  getirterek ona yapacaklarını tehdit etme….

Ağlayan bebek sesleri dinletip 7 aylık oğlum Mustafa Suphi’yi getirterek ona da işkence yapacaklarını söylüyorlardı… Burada anlatamayacağım birçok psikolojik ve fiziksel işkencelere maruz kaldım. Bu işkencelerin bıraktığı arazlar sonucunda (özellikle Filistin askısı) kollarımı aylarca kullanamadım, tuvalete bile arkadaşlarımın yardımıyla gidiyordum.

Bu işkencelerin uygulanmasında o dönem siyasi şube olarak adlandırılan birim sorumlusu soyadını hatırlayamadığım Ahmet… komiser bizzat katılarak uygulatıyordu. Sırtımı duvara dayayarak göğsüme sert cisimlerle vuruyorlardı ve bu yöntemle daha önce bu birimde öldürdükleri özgürlük yolu davasından gözaltında öldürülen Metin Aksoy gibi beni de ciğerlerimde zedelenmeler yaratarak öldüreceklerini bunun nasıl olacağını aşağıda ki hücrelerde gözaltında tutulan, diğerlerine sormamı söylüyorlardı.

Ayrıca burada 4 gün boğazıma kadar foseptik çukurunda tutuldum. Yemek olarak sadece fosseptiğe attıkları ekmek parçalarıydı onlarıda yiyemiyordum. Fosseptikten çıkarıldığımda tüm vücudum özellikle de boynum ve yüzüm iltihaplanmıştı, bu iltihaplanma tedavisi geç yapıldığı için aylarca devam etti ve hâlâ bunun bıraktığı semptomları taşımaktayım.

İşkencelerin 64. gününde benimle aynı işkencelere maruz kalan özgürlük yolu davası sanıklarından Faruk Toka’nın beyin kanaması geçirmesiyle işkenceler durdu ve gözlerim, gözbağı tabir edilen bir bezle kapalı olarak okutulmadan ellerim tutmadığı için elimi bir polis tutarak imza atmamı ve parmak bastırarak o dönemde yetkili sıkıyönetim 9. Kolordu Adli Müşavirliğine yollanan ifadem alındı.

Doktor veya savcılığa çıkartılmadan o dönem gözetim adı verilen askeri alanda bir binada bir ay tutuldum. Daha sonra gene savcı veya hâkim karşısına çıkarılmadan tutuklanarak, Erzurum 9.Kolordu 3 Nolu Kars Kapı Askeri Cezaevine yollandım. Burada kaldığım bir yıl boyunca er gardiyanlar tarafından birçok psikolojik ve fiziksel işkenceye tabi tutuldum ve bu süre içinde neyle suçlandığımı belirten hiçbir belge bana tebliğ edilmedi.

Şubat 1981’den itibaren 4,5 yıl boyunca cezaevinde kaldım. Aralık 1981 tarihinde Erzurum Kars kapı 3 Nolu askeri cezaevinden, tam anlamıyla bir işkence laboratuvarı olan ve dünyadaki tüm işkence biçimlerinin pervasızca uygulandığı 5 nolu askeri cezaevi, iç güvenlik amiri Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran ve Binbaşı Birol Şen tarafından Askeri Akademi olarak adlandırılan Diyarbakır askeri cezaevine götürüldüm.

Buradaki üç buçuk yıllık tutukluluğum tam bir cehennem azabıydı. 24 saat boyunca çeşitli fiziksel ve psikolojik işkence biçimleri uygulanıyordu.

Sürekli kaba dayak, aylarca betonda yatırma, günde en az 8 saat askeri marşlar eşliğinde nizami tören yürüyüşüyle dayak eşliğinde, eğitim adı altında işkence uygulama, aç bırakma, fosseptikten insan pisliği yedirme veya fareyi ısırmaya zorlama, jopla tecavüz etme, çırıl çıplak soyarak toplu dayak atmak….

İnsanlık erdemine ahlâkına ve kriterlerine uymayacak binlerce uygulama vardı. Tüm bu uygulamaları aylarca anlatabilmek mümkün değil, yukarıdaki örneklere bir ekleme yaparsam çocuğu babasına tecavüze zorlama gibi insanlık sınırlarını zorlayan her türlü iğrenç insanlık ve ahlak dışı uygulama yapılıyordu. Bu insanlık dışı uygulamalarla Kürt halkının dinamiklerinin yok edileceği Esat Oktay Yıldıran’ın meşhur dönemsel cezaevi hoparlöründen koğuşlara hitaplarında açıkça söyleniyordu. Mahkemelerde bile Nazi Almanya’sını masum çıkaracak uygulamalar vardı… Bu insanlık dışı uygulamalar sonucunda geçirdiğim ameliyat ise hâlâ akıl sınırlarımı zorlayan bir vahşetti. Uygulanan insanlık dışı uygulamaları bu yazıya sığdırmam imkânsız. hâlâ her hastaneye gidişimden sonra gerginlik yaşar veya o gece kâbus görürüm. Cezaevinde hiçbir ısınma sistemi yoktu ve yıllarca çok yetersiz gıda verildi. Örneğin bizim 12. koğuş mevcudu 48 kişi idi. Bazen aylarca, günde hepimize sadece 4 ekmek veriliyordu.

Cezaevine girdiğimde, 70 kilo, cezaevinden çıktığımda 48 kiloydum. Tüm bedenimde dayanılmaz ağrılar ve ruhumda kanayan yaralar vardı ve bunlar hep artarak devam etti… Cezaevindeki uygulamalar sonunda birçok insan yaşamını yitirdi, akli dengesini yitirdi.

Yargılamanın süresince savunmama izin verilmedi kısıtlandı. Buna somut bir örnekle takdirinize sunuyorum; Mahkeme salonunda eller dizlerin üzerinde, kafalar dik ve bakışlar karşıya bakacak şekilde, nizami duruş diye adlandırılan bir pozisyonda oturmak zorunluluğu vardı. Bu nizami oturuşa aykırı oturmak, salonda dizilen gardiyanlardan izin almadan söz hakkı alıp konuşmak, Mahkemeden söz hakkı alıp konuşmaya başlamadan askere kısa künye vermeden konuşmak… vb. kurallara aykırı davranışlardı.

Duruşmada konuşabilmek için duruşma heyetini asker topuk selamıyla selamlamak ve kısa künye belirterek konuşmaya başlamak gerekiyordu. Başınızda her hareketinizi izleyen ve cezaevi dönüşünde size işkenceye mal olacak bir vukuat sebebi bulmaya çalışan iki erin gözetiminde, ağzınızdan çıkan her kelimenin sizi izleyen gardiyan erin veya cezaevi yönetiminin hoşuna gitmesi zorunluydu, aksi halde dönüşte onların vereceği karara göre saatlerce veya günlerce işkenceye tabi tutulmaya mal olabiliyordu. Bu ruh hali içinde savunmadan bahsedilip bahsedilemeyeceğini takdirinize sunuyorum.

Benimle tutuklu bulunan kardeşim Mehmet Fatih Binbay’ın duruşma salonunda yaşadığı işkenceler sonucunda geçirdiği kriz ve benim bu olayla ilgili yaşadıklarım ise tam bir insanlık dramıdır…

Üç ayda bir asker olan gardiyanlar değişirdi. Bu değişim dönemleri periyodik işkencelerin uygulandığı ve yeni gelen askerlerin bir işkenceci olarak eğitilmesi dönemiydi. Bu dönemlerde işkenceler o dönemin 7. Kolordu Komutanı Kemal Yamak’ın bizzat nezaretinde başlardı. Elinde dürbünüyle, helikopterle cezaevi havalandırmaları üzerinde dolaşır, dürbünüyle bu işkence eğitimini izlerdi. Helikopter hangi havalandırmanın üzerinde uçuşunu sabitlerse, infaz timi diye adlandırılan ellerinde kalaslar bulunan asker gardiyanlar o havalandırmaya koşuyor ve kalaslarla mahkûmlara saldırıyor, tek mahkûm ayakta kalmayıncaya kadar veya helikopter konumunu değiştirinceye kadar bu vahşet devam ediyordu.

Bu uygulama yeni asker gardiyanların eski asker gardiyanlar gözetiminde işkence eğitiminin başlama startıydı. Bu dönem uygulamalarında vahşetin tüm boyutları uygulanırdı. Her dönemde vahşetin yeni boyutları sergilenirdi. Bu rutin uygulamalarda,  eğitimli olanlar (Doktor, Mühendis, Öğretmen vb) daha fazla işkence görürdü. Gardiyanın “öğretmenler, mühendisler doktorlar… ayrılsın” komutuyla, askeri düzenle sıraya girmiş mahkûmlardan bu kategoriye girenlere uygulanacak vahşet için sıradan tekmil vererek ayrılırdı…

Mahkemelere geliş gidişler ortaçağ vahşetini aratmayacak durumdaydı. Siyah renge boyanmış askeri gömlek giyilmesi zorunluydu. Eller arkadan kelepçelendikten sonra kolların arasından zincir geçirilerek birbirine bağlanıyorlardı. Kafalar önündekinin ensesine gelecek şekilde öne eğilmek zorundaydı, sağa veya sola, etrafına bakınmak büyük suç teşkil eden yasaklar arasındaydı. Birbirleriyle konuşmak ise en büyük suç düzeyinde yasaktı. Bu yasaklardan herhangi birini çiğnemek, Mahkeme gidişini tam bir işkenceye, dönüşü ise katmerli bir işkenceye dönüştürüyordu. Hiçbir yasağı çiğnememek ise sadece gidiş gelişin rutin işkencesine katlanmayı gerektiriyordu. Harfi harfine uymak işkenceden kurtulmayı sağlamıyordu, çünkü cezaevindeki tek kural yoldan çıkmış Kürtçü-Komünist teröristleri işkence ile ıslâh etmekti. En iyi ıslâh ise tamamıyla yok etmekti.

Mahkemeye gideceklerin listesi akşamdan koğuş sorumlusuna verilirdi. Mahkemeye gidecekler sabah erkenden hazırlanması gerekiyordu. Tıraş olmaları, cezaevinde sürekli giydikleri eşofman yerine altta pantolon ve üstte cezaevi yönetiminin zorunlu kıldığı ve sabah gardiyan tarafından verilen siyaha boyanmış bir asker gömleğini giymek zorunluydu. Kahvaltıdan önce gardiyanın koğuş kapısını açıp “mahkemeciler dışarı” diye bağırmasıyla Mahkemeye gidecekler kapıya koşar adımla gidip askeri tekmil ve topuk selâmı vererek koğuştan çıkıp koğuşun ara bölümünde hazır ol vaziyette baş önde eğik, duvara dönük, gardiyan askerin komutlarını beklemek zorundaydı. Gardiyanın gene var gücüyle verdiği komutlar eşliğinde topuk selamı vererek komut eşliğinde tören yürüyüşü stilinde yerinde sayarak uygun adımla komutu verilen askeri marş eşliğinde sağa sola bakmadan ana koridora ordan da verilen istikamet cümle kapısı komutuyla cümle kapısına yürüyüş eşliğinde günlük fiziksel ve psikolojik “Mahkeme işkencesi” başlardı.

Kafalarımız duvara dönüktü. Her tutsağa kesin bir asker gardiyan düşüyordu. Ellerimizi arkadan kelepçelediler ve tespit tanesine dizer gibi zincire vurdular. Bununla da yetinmediler. “Tarihi çevir marşına başla” komutunu verdiler. Ve biz tarihi çevir, nal sesi kısrak sesi bunlar… “Hunların kalbini delmiş aslan gibi bunlar” derdik… O saatlerin her biri bir yıl gibi geçerdi. Bu amaçla ezberlettikleri 69 marş vardı. Bu marşlardan herhangi birinin bir mısrasını unutmak, yanlış söylemek, cezalandırılma sebebiydi.

Cümle kapısının sağ tarafında bulunan görüşme kabinlerinin önündeki koridora başlar öne eğik, yüzleri duvara çevrili ve elleri arkadan kelepçeli olarak verilen komutla yerinde sayarak askeri marşlar eşliğinde saatlerce süren bir işkence başlardı. Bu arada gelen her gardiyan hedef seçtiği veya programlanmış bir şekilde birkaç kişiye bahaneler uydurarak dayak fasılları başlardı. Tüm mahkûmların kollarının arasından zincir geçirilir ve son kişide kilitle kilitlenirdi. Ring adı verilen araca binmek için üç merdiven çıkılması gerekiyordu, her çıkan arkadakini arkadan sürükler, düşecek gibi olur ve gardiyanın jopunu veya yumruğunu yerdi. Aracın içinde konuşmak, sağa sola bakmak yasaktı. Bu yasağı çiğneyenler veya gardiyanın bin bir bahanesiyle çiğnemiş gibi gösterilenler yol boyunca Mahkeme hücresinde bekleme süresince, Mahkeme dönüşünde ve koğuşa girene kadar aralıksız dayak yerdi. Mahkeme dönüşü vukuat raporu verirdi. Vukuatı olanlara ayrıca bir işkence uygulanırdı. Bu işkencenin dozajı gardiyanın vereceği vukuat raporuna bağlıydı.

12 Eylül darbe yönetimi, gözaltına aldığı herkesi fişledi. Beni de neye dayanarak,  bilmiyorum ama kırmızı renkte fişledi. Bu fişleme sonucunda hiçbir kurumda iş arayamadım. Dolayısıyla bir vatandaş olarak sosyal hukuk devletinin vatandaşlarına sunması gereken haklardan yararlanamadım. Bu fişlemeden yakınlarımda zarar gördü.

Bu haksız hukuk dışı tutuklamalar sonucunda MTA Doğu Anadolu Bölge Müdürlüğündeki işime tazminatsız olarak son verildi. Bu insanlık dışı uygulamalara maruz kalıp tahliye edildiğimde işsizdim. O dönemde fişlenmiş birinin bırakın kendisi, yakınının dahi iş bulması mümkün değildi. Hatta bir arkadaşımla ortak açmak istediğim pinpon salonuna bu sebeple izin verilmedi.

Eşimin anlatımıyla;

“…12 Eylül 1980 sabahı saat 4 gibi kapımız kırılarak onlarca sivil polis ve askerler evimizi basarak beni ve eşimi götüreceklerini söylediler. Ne için olduğunu izah etmeden apar topar hazırlanmamızı söyleyip evi aramaya başladılar. Ben o tarihte daha yeni doğum yapmıştım ve bebeğim henüz 1,5 aylıktı. Onu bırakamayacağımı, emzirdiğimi, yanımda götürmek istediğimi söyledim. Ama dinlemediler, “bizi ilgilendirmez” deyip beni ve eşimi aldılar. O akşam tesadüfen kız kardeşim bizde olmazsa oğlum yalnızlığa terk edilecekti. Benim için işkencelerin en büyüğü o an başlamıştı. 1,5 aylık bebeğimden ayrılıyordum ve neden olduğunu anlamadan… Bizi askerlerin yoğunlukta olduğu bir yere götürdüler ve ben orada askeri darbe yapıldığını öğrendim. Devamında sorgulamalar başladı o tarihten bir yıl önce “ilerici kadınlar derneği ”ne üye olmuştum ve suçumun da o olduğunu zannediyordum, ama onun dışında oğlumun isminden bahsederek,  eşimle neden evlendiğime kadar bana sorular soruluyordu ve sürekli kaba dayak, ayaklarıma basma, tırnaklarım morarıncaya kadar bu işlemler devam etti. O dönemin uygulaması sonucunda hâlâ ayaklarımda tırnak batması sonucu tedavi görmekteyim, acı çekmekteyim. Küfür sözlü taciz o ara çocuğumu emziremediğim için göğüslerimde biriken sütten duyduğum dayanılmaz acıyla dalga geçip göğüslerime vurma gibi birçok işkenceye maruz kaldım ve bu işkence 2 ay boyunca sürdü. Bu arada da Van polis karakolunun nezarethanesinde tutuldum. Birçok kadınla beraber nezarethanede tutuldum. Kesinlikle uyuma yok sabaha kadar farelerle uğraşıyordum,  uyursak kulaklarımızı kemiriyorlardı. Aç bırakma, su sıkma ve buna benzer birçok şey yaşadım ve 2 ayın sonunda “gidebilirsin!” deyip çıkardılar, ne bir Mahkeme, ne bir tutanak, sadece gördüğüm işkencelerle yaşadığım psikolojik travmayla baş başa bırakıldım. En kötüsü de beni yavrumu emzirmekten mahrum bırakmışlardı. Çünkü 2 ay boyunca emziremeyince yavrumu 2 aylıkken sütten kesmek zorunda kalmıştım.

1981 Haziran ayında çalıştığım işyerine sivil polisler gelerek beni tekrar gözaltına aldılar. Ne için alındığımı yine söylemeden apar topar Van Emniyetine, oradan da polis karakoluna götürüp, o kahrolası hücreye tekrar koydular. Burada bizi, 3 ay boyunca tuttular 3 ay içinde haftada 3 defa bizi sorguya alıp, döverek, küfür ederek aynı soruları soruyorlardı dayanılmaz bir durumda polis karakolunda polislerin sözlü tacizleri sorguda dayak, küfür, çok acı veriyordu bana. Sürekli bir korku ve panik içindeydim. Daha sonra bir gün bizi bir askeri jeepe bindirip Diyarbakır cezaevine yolladılar. Orada Mahkememiz devam edecekmiş!… Oraya götürüldüğümüz an insanlığın ayaklar altında sürüklendiğini duymuştum, ama bu kadar insanlık onurunun ayaklar altına alınabileceğini yaşayınca gördüm. Tam bir cehennemdi orası. Bizi götürüp gözlerimiz bağlı bir hücreye attılar, daha sonra sabaha kadar verdikleri onlarca askeri marşları ezberleyin denildi ve sabah, oradan sorumlu Esat Oktay Yıldıran gelerek bizi sorguladı, marşları sorarak orada da dayak faslı başlamıştı.  Kalaslarla bize vuruyorlardı, tekme tokat atıp falakaya yatırma, bayılıncaya kadar dövme eylemleri 3 gün sürdü. Sonra koğuş faslı başladı. Orası daha bir cehennem en kötüsü de koğuşa çıkmadan havalandırmada ellerimizi bağlayıp saçlarımızın bir asker tarafından kırpılarak kesilmesiydi. Bu benim onuruma çok dokunmuştu çok etkilenmiştim. Ve koğuşta her gün jop yiyerek. Günün 6 saati havalandırmada koşturarak marş söyletmek. kuru bir ekmeği günde üç dört kişinin bölüşüp, ölmeyecek şekilde karın doyurmaya çalışması (verilen yemeklerin içinden sabun ve çöp artığı çıktığı için verilen yemekleri yiyemiyorduk) gece yarısı koğuşun kapısının hızla açılarak askerler eşliğinde Esat Oktay ve köpeğinin içeri grip sayım yaptırması, köpeğini üstümüze salıp kahkahalarla gülmesi, buna benzer daha birçok işkenceye maruz kaldım ve bu böyle 4,5 ay sürdü. Bir gün “Mahkeme var” deyip götürdüler orada beraat ettiğim söylendi ve bırakıldım.

Neden yargılanmıştım? Neden beraat ediyordum, halen anlamış değilim.

Uzun yıllar psikolojik travmalar yaşadım, uykularımdan hep o kâbusları görerek uyandım.  34 yıl geçmesine rağmen, hâlâ etkisini üzerimden atamadığım birçok şey var. Gördüğüm fiziksel şiddetten dolayı ağrılar, psikolojik rahatsızlıklar ve korkular içerisindeyim. Bu psikolojik ruh halini halen taşımaktayım.

Ben Tarafım, ciddi bir yargılama yapılmadığı, bu insanlık suçlarını işleyen faillerden ve sorumlularından ölen veya sağ olanlardan reddi mirasta bulunmayan mirasçılarından hesap sorulmadıkça, bu fail ve sorumluların ünvanları geri alınmadıkça, haksızlığa uğrayan mağdurların maddi ve manevi hakları iade edilmedikçe ruhumdaki azap dinmeyecek vicdanım rahatlamayacak ve TARAF OLACAGIM. Bununla yetinmeyeceğim, çocuğumu, torunumu ve yetiştireceğim etkileyeceğim her bireyi TARAF olmaya hazırlayacağım.

Ama bu insanlık suçları tüm topluma karşı işlendi. Toplumun her bireyini bu hesap sormada taraf olmaya, toplumumuzu bu lanetten bu vicdan azabından kurtararak, bu lanetin çocuklarımıza, torunlarımıza sirayet etmemesini sağlayalım.

Mim Yavuz Binbay

Not: Dava dilekçeme  http://www.sohram.com/v2/kurucu-baskanimiz-mim-yavuz-binbayin-12-eylul-dikta-yonetimini-dava-dilekcesi/  linkinden ulaşabilirsiniz.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


dokuz − 6 =